Harry Potter RP

Burada rp yazarak kendinizi hogwarts okulundaymış gibi hissedin...bekleriz...
 
AnasayfaGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» RAVENCLAWw
C.tesi Ekim 24, 2009 8:34 am tarafından Hilary Duff

» Duyurular ve Bilgilendirmeler
C.tesi Ekim 24, 2009 8:32 am tarafından Hilary Duff

» Seherbaz Bürosu
Cuma Ekim 23, 2009 9:36 pm tarafından Hilary Duff

» Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Bürosu
Cuma Ekim 23, 2009 9:35 pm tarafından Hilary Duff

» Sihrin Uygunsuz Kullanımı Bürosu
Cuma Ekim 23, 2009 9:34 pm tarafından Hilary Duff

» Büyüceşura Yüksek Mahkemesi
Cuma Ekim 23, 2009 9:33 pm tarafından Hilary Duff

» Beyinsel Yapı Odası
Cuma Ekim 23, 2009 9:32 pm tarafından Hilary Duff

» Ölüm Odası
Cuma Ekim 23, 2009 9:31 pm tarafından Hilary Duff

» Gizli Oda!!!!!
Cuma Ekim 23, 2009 9:30 pm tarafından Hilary Duff

En son konular
» RAVENCLAWw
C.tesi Ekim 24, 2009 8:34 am tarafından Hilary Duff

» Duyurular ve Bilgilendirmeler
C.tesi Ekim 24, 2009 8:32 am tarafından Hilary Duff

» Seherbaz Bürosu
Cuma Ekim 23, 2009 9:36 pm tarafından Hilary Duff

» Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Bürosu
Cuma Ekim 23, 2009 9:35 pm tarafından Hilary Duff

» Sihrin Uygunsuz Kullanımı Bürosu
Cuma Ekim 23, 2009 9:34 pm tarafından Hilary Duff

» Büyüceşura Yüksek Mahkemesi
Cuma Ekim 23, 2009 9:33 pm tarafından Hilary Duff

» Beyinsel Yapı Odası
Cuma Ekim 23, 2009 9:32 pm tarafından Hilary Duff

» Ölüm Odası
Cuma Ekim 23, 2009 9:31 pm tarafından Hilary Duff

» Gizli Oda!!!!!
Cuma Ekim 23, 2009 9:30 pm tarafından Hilary Duff

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
Forum
Forum
Ortaklar
bedava forum
Ortaklar
bedava forum
Anket

Paylaş | 
 

 ALINTI Rpler

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Hilary Duff
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
avatar

Mesaj Sayısı : 154
Yaş : 23
Nerden : Duff Ailesi^^New York

MesajKonu: ALINTI Rpler   Cuma Ekim 23, 2009 7:57 pm

Martin ellerine baktı , titrediğini farketti.Çadır buz gibiydi ve dışarısı da durulacak gıbı deıldı.Tipi siddetini artırmıstı.Martin Buzların arasından çıkardıgı konyak sisesine baktı.'sen olmasan..' dedi ve sevdigi kalın işlemeli bardaklardan bırını aldı.ıcıne üfledi ve tozları cıkardı.İcine yarısını geçecek şekilde kar doldurdu.Şişeyi açtı ve bardagı doldurdu.Yudum yudum içmeye başladı.İçinin ısınmaya basladıgı hissetti ve konyak tadının o acı aroması yüzüne ekşimsi bir ifade vermişti.'Acele etme , nasıl olsa basaracaksın.' dedi.Çadırın dısına cıkmak ıcın postunu giydi.Elindeki bardaga baktı.içinde daha birkaç yudum vardı.Bardağı kafasına dikti ve bardağı su dolu leğenin içine bıraktı.

Çadırdan dısarı cıktıgında kabılenın butun cocukları ona bakıyordu.Cocuklar Martin'i cok severdı ve sureklı vakıt gecırmek ısterlerdı.Ancak Martin soğuk ve sessiz kişiliğinden dolayı pek fazla cevap vermezdi.Cocuklar Martin'in devasa vücudunda oyunlar oynarlardılar.Bazıları sırtına cıkar , bazıları tırmanmaya calısır bazıları da sadece seyretmeyı tercıh ederdı.Martin bunların hıcbırıne sesini cıkarmaz , cocukları terslemezdi.Cocuklar kadar köy halkı da Martin'i cok severdı.Martin onlar ıcın bır koruyucu sayılabılırdı.Köyün Lideri olan Şaman Martin'de özel yetenekler oldugunu dusunurdu ve onu bazı zamanlar yanına cagırır ve konusmak ısterdı.Martin kabılenın dilini ogrenmekte zorluk cekmemıstı aynı sekılde de kabıle İngilizceyi öğrenmişti.


Martin cocuklara baktı.Hepside parlayan gozlerle ona bakıyordu.Gozlerınde hayranlık vardı.Martin postunun yakalarını kaldırdı ve Şamanın çadırına doğru yöneldi.Köy halkı henuz uyanmamıstı çunku gun yenı yenı ağırıyordu.Şamanın buyuk cadırının onune geldıgınde , basını hafıfce ıcerı soktu ve etrafa bakındı.Şaman herzamanki gibi ateşin yanında bağdaş kurmuş oturuyordu.'Gel Martin konusmalıyız.' dedi.Martin usulca içeri girdi ve Şamanın onune oturdu.'Merhaba.' dedi.Şamanın uzerınde bır kurt postu vardı.Gözleri sapsarıydı ve sakalları cok uzundu.Şaman Martin'e baktı ve 'Bugün Delagna'yı kaybettik.' dedi.Martin durakladı.Delagna hatırladıgına göre köyün calıskan ınsanlarından bırıydı.Masum ve düzgün bırıydı.'Nasıl olmuş?' dedi.Görücülüğünü kullanmayacağına yemin etmişti aylar önce.Bu yüzden bilemedi.'Acaba sebebi aynı mı ?' dedi sessizce.Şaman iç çekerken 'Evet..' diyebildi.Sesinde umutsuzluk vardı.'Hergün azalıyoruz.Çok yaşlıyım ve karşısına cıkamıyorum.' dedi.

Martin önce sessiz kaldı olduğu yerde.Sonra gerinerek kamburunu çatırdattı.'Ben onu bulmaya gidiyorum.Bu kadarı yeter.Bu iş son bulucak artık.Ne kadar aksini idda edip beni caydırmaya calıssanda basaramassın..' dedi.Şaman Martin'in sesindeki nefreti hissetti.Şaşırmıştı ve tüyleri diken diken olmuştu.Onun karşısına cıkmayı nasıl boyle cesaretle soyleyebıldıgını merak etmişti.'Seni engellemeye çalışmamın bir anlamı yok bunun farkındayım.Ancak şunu bilmelisin ki karşına aldıgın sey daha once gorduklerıne benzemeyecek , unutma ! Daha onceleri yani sen gelmeden oncekı zamanlar kabılemız kalabalıktı. Genc ve guclu evlatlarımız, yiğitlerimiz vardı.Onunla oncelerı basa cıkmaya calısıyordık.Nice yiğitler hayatlarını bu yolda kaybetti.Dikkatli ol Martin Kabılem ve ben seni seviyoruz.Seni kaybetmek ıstemıyoruz.' Martin Postunu silkti ve ayapa kalktı.Cadırdan cıkıyordu ki durdu ve basını hafıfce cevırerek 'Postuyla dönücem..' dedi ve cıktı.

Cadırdan cıktıgında neredeyse butun kabıle halkını karsısında buldu.Hepsıde sasgın ve endıselı gozlerle Martin'e bakyordu.Ancak Martin kararlıydı ve bu işe bir son vermesi gerektıgını dusunuyordu.Kararlı adımlarla topluluğu yardı ve ılerlemeye basladı.Derken Bacaklarında tutulma hıssettı.Kafasını asağı cevırdıgınde cocukların bacaklarına sarılıp 'Gitmee ! Ne olursun bizi bırakma.Seni kaybetmek istemiyoruz.' dediklerini duydu.Kalbının olmadıgına ınanırdı.Öyleyse gözleri neden dolmustu, anlamadı.Yere dogru eğildi , dizlerinin ustune coktu.Cocuklara sarıldı 'Geri gelicem, bekleyın beni..' dedi.Ve yoluna koyuldu.Köyden cıktıgında Onu nasıl bulacagını bılmedıgını hatırladı.Goruculuğunu kullanmaya karar verdı.Aylardır kullanmamıstı, köreldiğini dusundu.Basarabılecegıne ınanınca yere çöktü.Nefeslerını yavaslattı ve odaklandı.Gorduklerı karardı ve bır sure sonra hıcbırsey gormemeye basladı.Göruntuler silik silik gozunun onune geldi ;

"bir mağara goruyordu.Tipi vardı ve hava cok souktu.Mağaranın gırısınde yuzlerce ıskelet gordu.Çoğu yeti ve kurt ıskeleti de olsa aralarında hatırı sayılır mıktarda ınsan ıskeletı de vardı."

Kısa ve net olmayan bır görüydü bu.'Uzun zamandan sonra buna da sukur.' dedı ve ayağa kalktı.Dogrulunca 'Yol uzun olmalı acele etmelıyım.' dedı.Hızlı ve emın adımlarla ılerledi , kimi zaman kostu.Tipi kuvvetlenmeye basladı ve hava da bır o kadar soğudu.Artık bır sure sonra aynı hızda yuruyemedıgını farkettı, yavaslıyordu.Gördüğü mağaraya yaklastıgını dusundu.


Martin birden Kulak tırmalayan sesler duydu.Ses etrafta yankılanıyordu.O kadar kı Martin bır kac dakıka dınledı.Mağaranın hızasındakı bır yamacda onu gördü.Şamanın zamanında anlattıgı kadar buyuk oldugunu dusundu.Bembeyaz tuylerı ve ıkı buyuk azı dısı vardı.Normal bır kutup ayısından 2 kat buyuktu.Tuylerı tıpıde ucusuyordu.Kendinden o kadar emin gozukuyordu kı Martin'e tehdıtkar bakıslar atıyordu.Bir sure sonra Martin ona yaklastıkca Korkunc bakıslarına Haykırıslar eklendı.Patısıyle onundekı karları kurcalıyordu.Yakınlastıkca Martin Dişlerinin gercekten cok buyuk oldugunu farketti.Hatta o kadar buyuklerdı ki agzından dısarı tasıyorlardı.Martin asasına sarıldı ,Yine sıkıyordu elinde.Martin ayıya bakıyordu sinirlice daha once hıcbır yaratık ona bu sekilde tehdıtkar bakamamıstı.Birden ayının bulundugu tepeye dogru 'Bombarda Maxima !' diye bagırdı.Cıkan buyu ayıya ısabet edememıstı.Irı cüssesine ragmen cok hızlıydı ve kacmayı basarmıstı.Tepe Havaya kalktı ve gokyuzu karla kaplandı.Martin ayıya bakıyordu hala.Kafalarına yağan kar kutlelerini ikiside umursamıyordu.Martin ayıya dogru kosmaya basladı.Koşarken ard arda 'Bombarda ! Bombarda ! Bombarda' diye bagırıyordu.Artık gunes kapanmıstı ve ortalık kararmıstı.Ayıya dogru kosan Martin Mesafe kısaldıkca tedırgın oluyordu.Karsısında 1 tonluk bır hayvan vardı ve dikkatli olmalıydı.Aralarında 30 metre kaldıgında Martin ayının ustunde durdugu karlara dogru 'Depulso !' diye bagırdı.Ve tahteravalli misali ayı aşağı indikçe Martin yukselmeye başladı.Martin asasını bır kenara fırlattı ve havadayen postunu cıkarıp savurdu.Ayıyla çarpıstılar ve yuvarlandılar.Ayı Martin'in göğsüne bir pence savurdu.Haykırarak gerı cekılen Martin Dizinin ustune cökmüştü.Sınırden ve adrenalinden kuduran Martin dayanamadı ve bir daha atıldı.Ayıya carprı ve bir yumruk cıkardı.Ardından bir tane daha ve bir tane daha.Ayıbir adım geri çekildi ve Yere Pencesıyle vurdu.Az önce Martin'in oyununu Martin'e karsı uygulamıstı.Martin habersız havalandı.Beklemiyordu onan boyle bır hamle.Yere inmeden Ayı Martin'e bir top gıbı arka ıkı ayağıyla vurdu.Martin savruldu ve buzLara çarptı.Canı yanmıstı ama sinirden gözleri donen Martin hiçbirşey hissetmiyordu.Ayının üstüne atıldı ama Ayı kenara cekıldı.Kedinin fareyle oynadıgı gibi oynuyordu Martin'le.Martin en çok buna sinirleniyordu.Ustune çullanacaktı ki ayı koşturmaya basladı.Martin de kovalamaya.Arkasından koştururken Kendinden Geçmiş bir şekilde defalarca 'Bombarda Maxima !!!' diye bagırıyordu.Depremler adayı ele geçirdi.Martin artık kendini tamamiyle kaybetmişti.Sonra birden kendine geldi ve arkasından koşturduğu yaratığa baktı.'Çivi çiviyi sökmez.' dedi.Yan tarafta bı patıka gozune carptı.Hemen oraya dondu , Hızını artırmıştı.

Patlamalardan kaçan ayı artık arkasından kosturan adamı duyamayınca kayarak geri dondu ve durdu.Nefes nefese kalmıstı ve agzından bulutlar cıkıyordu.Tam etrafa bakacaktı ki Ustune atlayan Martin'in yumruğunu burnunda buldu.Geri savrulan ayının canı yanmıstı.Martin'e atıldı ama Martin kenara çekildi.Martin tek çözümün sırtına cıkmak oldugunu dusundu ve uyguladı.Ayı Martin'e dokunamıyordu.Ayı kosturmaya basladı.Martin'i savuruyordu.Altın Orta denilen Dağa cıkmaya balamıslardı.Dağın tepesıne vardıkalrında ayı Martin'i sırtından attı.Martin etrafına bakındı.6 Dağın ortasında ulu bir dağdaydı.Ve burda bır mağara vardı.Onundede bir takım iskeletler.Martin etrafataki yetileri ve kurtları farketti.Hepside ikisini izliyorlardı.6 dağın 6 sıda yetiler , kurtar ve ayılarla dolmustu.İskeletler dikkatini çekmişti Martin'in.Biri zırh giyiyordu ve elinde bir kılıç vardı.Diğeriyse uniforma giyiyordu ve elinde bir tabanca vardı.Sonuncusuysa Martin'i tedirgin etmeye yetmişti.Bir ölüm yiyen ve elinin hemen yanına yuvarlanmış asası ! Artık anlamıştı sanırım Karşısındaki sadece bir hayvan değildi.

'Nesin sen ?Nasıl bir varlıksın ?' dedi.Ayı hırlamaya devam etti. Martin ekledi 'Ne olursan ol.Hayatına son vermeye geldim.Burda son bulucak yaptıkların.'

Ayı Martin'e atıldı Martin kendini yere attı.Ayı ustundeydı ve Pencelerını Martin'in omuzlarına gecirmişti.Martin'in canı yansada Elleriyle Ayıyı boazından ıttırmeye calısıyordu.Ayının dıslerı keskinliklerini kanıtlarcasına gıcırdıyordu bırbırıne değerken.Martin Haykırdı 'Depulso !'.Ayı bıraz havalandı bu Martin'e yeterdi fazlası ısını gormezdi.Once karnına postallarıyle bır tekme patlattı.Sonra yere yaklasan ayının Yuzune butun Gucuyle bır sağ patlattı.Sonra da kendini sağa savurdu.Ayıdan gelen haykırısları duyar duymaz dogruldu.Kamburu agrımaya baslamıstı.Ayı kafasını kuma gömmüştü ve Bembeyaz postu kan lekeleriyle dolmustu.Acıdan kıvranıyordu.Martin eline baktı Yırtılmış ve parcalanmıstı.Kan ıcındeydı ki bu onu suanda etkilemiyordu.Sonra yerde Parlayan Yarım bir diş gördü.Sırıttı 'Tam sırası..' dedi.Ayıya atıldı ve burnuna bır tekme ındırdı.Ayı acıdan kendını geri attı.Martin devam etti.Attığı yumruklar ayıya ınanılmaz acılar veriyordu.Martin'in gözleri döndü ve Ayının kanayan dişine yumruklar atmaya basldı.Bütün dağ ayının feryatlarıyla inliyordu.Yetiler , kurtlar ve diğer ayılar korkuyla Martin'e bakıyorlardı.Martin elini çektiğinde Ayıya baktı.Caresızce yerde surunuyordu ve merhamet dılercesıne iri ve mavi gözleriyle Martin'e bakıyordu.Martin Ayının dibine kadar ilerledi ve ileriye baktı , uçurumun kenarındaydılar.Martin ayıyı boyundan tuttu ve doğrulttu.'Üzgünüm ama şimdi ölme vakti..' dedi istemsizce.Ayının yüzüne kafasını butun gucule gomdu.Ardından bır sağ cıkardı.Ayı uçurumdan aşağıya yuvarlanırken arkasından kan tükürdü.

Martin dağın eteklerine düşen rakibine baktı ve Dizlerinin ustune düşerken 'Başardım' dedi.İlk başta basaramayacağını dusunuyordu ama bitmişdi sonunda.Dağdan aşağıya doğru inerken butun yaratıklar onu seyredıyordu.Ayının yanına geldi ve ona baktı.'Bundan mı korkuyordunuz ?' dedi.elini cebıne goturdu ve cakısını buldu.2 saatte postunu yüzdü ve köyün yolunu tuttu.Bitmişti artık cok yorulmuştu.

Köye geldiğinde Herkes Martin'in etrafını sardı.Şaşgın gözlerle onu süzüyorlardı.Çoğu hayranlığını gizleyemedi ve alkışlamaya basladı.Ancak Martin'in ayakta duracak gücü yoktu.Sarılanlar bile canını yakıyordu.Kendi çadırına yönelirken Şamanın geldiğini gördü.Sırtındaki postu yere attı.Şaman 'teşekkür ederim.Şimdi dinlen uyanınca konuşmalıyız.' dedi.Martin kendini yatağa nasıl attığını bile hatırlamıyordu..


Gözlerini şamanın çadırında açtı.Hiç olmadığı kadar ıyı hıssedıyordu.Yaralarına gereklı mudahale yapılmı ve sarılmıştı.Sağına soluna bakındı.Derken omuzlarından Şamanın ellerini hissetti.Şaman ona 'Çok yoruldun ,sınırlarını zorladın.Ama elde ettiğin başarı takdire Layık.Bunu unutma.Nasıl yaptın Bilmiyorum ama yüzlerce ınsanın yıllardın yapamadığını bir gun içinde yaptın.Kesinlikle ulu ayının Ruhu senin içinde olmalı bundan eminimki Kuzeyin yol gösteren yıldızısın sen !' Martin şaşırmıştı.Teşekkür etti ve Çadırına döndü.Yatağına oturdu ve düşüncelere daldı.'Keşke yanımda olsaydınız.' dedi ve Dostlarını andı.Postundan yırtık bir resim cıkardı ve bir süre bakıp geri koydu.Rafael'i ve Medivh'i çok özlemişti.Derken Aynanın karşısına geçti ve boynunda gözüne takılan ize baktı.Bir dövmeyi.Pençeye benziyordu ,Büyük bir ayının pençesi !

Kendi kendine 'Kuzeyin Yol Gösteren Yıldızı ! Ulu Ayı ! Baska neler görücem acaba ?' dedi.Eli konyak şişesine gitti.Islık çalarken Bardağına kar dolduruyordu..
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://harrypotterhogwarts.eniyiforum.net
Hilary Duff
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
avatar

Mesaj Sayısı : 154
Yaş : 23
Nerden : Duff Ailesi^^New York

MesajKonu: Geri: ALINTI Rpler   Cuma Ekim 23, 2009 8:00 pm

Bitti... Her şey… Hayat… Söndü…

Darla gene hışımla uyanmıştı. Daniel’ın ölüm haberi daha sadece üç gün önce gelmişti ve üç gündür her gece yatağında gizlice ağlıyordu. Catherine ve Ashley’nin okulu bırakmış olmalarının haberi de bir diğer darbe olmuştu onun için. Bütün sevdikleri onu inat olsun diye bırakıyorlardı sanki. Daha kaç kayıp verecekti? Ailesi, arkadaşları… Şimdi sırada kim vardı? Halası mı? Kalan tek ailesi mi? Yoksa arkadaşları mı?

Uyandığı yer hep aynıydı. Ve bu oda onu boğuyordu. İki tane pencere, küçük bir çalışma masası ve uzun bir yatak. Bir televizyon ve büyük bir boy aynası televizyonun tam yanında. Yatağının sağ yanında küçük bir sehpa ve üzerinde de gece lambası. Çalışma masasının biraz yanında duran büyük bir giysi dolabı. Yatağının diğer yanında duran bir komidin. Çekmecesinde yüzlerce kağıttan başka bir şey yok. Çalışma masasının üzeri, rafları kitaplarla dolu. Ve bunlar gibi birkaç şey daha var oda da. Darla artık bunları atmak ve bomboş bir odada uyumak istiyordu. Buna yaşamamak bile denebilirdi. Böyle bir hayatı tercih ediyordu. Ama bunu yapamayacağını bildiği için kafasında sakin bir hayatın içinde yaşıyordu. Gerçek hayatı ezbere yaşıyor kafasında da sakin bir hayatta yaşıyordu. Şizofrenilik değildi bu. Bu onun kendini gerçek hayattan soyutlamak için yaptığı bir şeydi. Kafasında ki hayatta sessizlikten başka bir şey yoktu. Ağlamak istediğinde, kızdığın da bu hayata sığınıp sessizliği dinliyor, sakinleşmeye çalışıyordu. Bu ona iyi geliyordu ama gerçek hayattan onu tümüyle siliyordu. Amacına ulaşmasına az kalmıştı. Daha ne kadar soyutlayabilirdi kendini, o da bilmiyordu. Ama sonuna kadar gidecekti. Görünmez olana kadar soyutlayacaktı kendini.

Darla bu düşünceleri kafasından atmak için hemen yataktan kalkıp giyindi. Kahvaltıya oturmuş olmalılardı çünkü saat öğlen on ikiydi. Ama halası onu hiç rahatsız etmiyordu. Kahvaltı vaktini söylemiyordu. Onu biraz yalnız bırakmanın en iyi şey olduğunu düşünüyordu. Haklıydı da zaten.

Darla Daniel’ın ölüm haberinden sonra okulda daha fazla kalamayacağını anlayıp halasıyla kalmaya gelmişti. Kısa süreli bir tatil olacaktı. Ona iyi gelecekti. Ruhsal sağlığı oldukça bozulmuştu ve düzeltmek gene onun ellerine kalmıştı. Ona kendisinden başka kimse yardım edemezdi.

Kahvaltıya indiğinde herkes hemen onu sevecen bir tavırla karşıladı.
“Hayatım, çay içer misin?” diye sordu halası sevecen bir tavırla.
“Hayır. Teşekkür ederim.” Dedi Darla soğuk bir şekilde. Herkese karşı soğuk biri olan Darla halasına karşı hiçbir zaman böyle olmamıştı. Halası suratını astı.
“Darla lütfen! Beni üzüntüden öldürecek misin? Anlıyorum bir kayıp verdin ama gene de bir şeyler yemen gerek. Yalvarıyorum! Tanrı aşkına Darla üç gündür ağzına bir lokma almadın! Hala nasıl yaşıyorsun anlamıyorum! Şu ana ölmüş olman gerekirdi!” diye bağırdı. O bugüne kadar hiç bağırmamıştı. Ne ona karşı ne de bu evde. Darla şaşırmıştı.
“Bırak onu kendi haline Rose, Darla nasıl istiyorsa öyle yaşar.” Dedi eniştesi.
“Yaptığın kurabiyelerden yedim hala hep. Onlar beni doyuruyor. Ayrıca tek bir kayıp vermedim.” Diye cevap verdi Darla’da halasına. Sert bir ses tonu vardı.
“Bak Darla, bunların sana çok ağır geldiğini biliyorum…” dedi halası ve Darla’nın elini tuttu.
“… ama biz her zaman senin yanındayız. Bunu unutma. Ve bunu da atlatacaksın. Biz de sana yardımcı olacağız.” Dedi. Darla her zamanki gibi soğuk gülümsemesini yüzüne yerleştirdi.
“Biliyorum hala. Teşekkür ederim. Zaten eğer burada olmasaydım, okulda ölmüş olurdum üzüntüden.” Dedi ve halasına sarıldı. Artık daha fazla dayanamıyordu ama ağlamayacaktı.
“Ağlayabilirsin Darla. İçine atma.” Dedi halası. “İçine atan kim.” Demek geldi Darla’nın içinden ama geceleri sessizce ağladığının bilinmesini istemiyordu.
“Hayır hala. İstemiyorum.” Dedi ve sandalyesinden kalktı.
“İzninizle.” Dedi ve merdivenlerden odasına çıktı.

Odasına çıktığında hemen kendini yatağa attı ve kafasını yastığa gömüp ağlamaya başladı.
“Neden gittin, neden!” dedi içinden ama bunu dışından haykırarak söylemek istiyordu. Ama kendini toparlamalıydı. Hep güçlü oldu ve olacaktı. O bunun hayat felsefesiydi. Güçlü olmak. Bir kraliçe kadar güçlü ve yıkılmaz!

Darla yattığı yerden kalktı ve çekmecesinden beyaz kağıt çıkardı. Çalışma masasına gitti ve dolma kalemini alıp özenli yazısıyla yazmaya başladı.
“Lexié;
Sana bir mektup yazmak ne kadar mantıklı veya değil bilmiyorum ama yazma ihtiyacı duydum kendimde. Artık içimde tutamayacağım. Beni anlayabilecek biriyle paylaşmam gerek bunu. Benim de aklıma tek sen geldin. Acaba yanlış mı düşündüm? Her neyse. Ne olursa olsun bil. Zaten öğrenmen kısa zamanını alacak. Daniel öldü. Catherine ve Ashley’de okulu bıraktı…” devamını yazamayacaktı Darla. Gene ağlamaya başlamıştı ve gözyaşları kağıda damlıyordu. Kağıdı aldı ve kitabının üzerine koydu. Ağlaması bittiğinde kağıdı aldı ve yazmaya devam etti.

“… ben de şu anda halamlardayım. Çok kötüyüm Lexié. Ne yapacağım onlar olmadan bilmiyorum. Keşke onu hiç sevmeseydim.” Diye yazdı ve katladı. Çalışma masasının çekmecesini açtı ve bir mektup zarfı aldı. Mektubu içine koydu ve üzerine adresi yazdı. Lexié o sıralar Paris’te olacağı için oranın adresini yazdı. Postaneye gitmesi gerekiyordu. Evden çıkmak için aşağıya indi.
“Nereye canım?” diye sordu halası.
“Postaneye.”

Darla postaneye geldi. Mektuptaki adresi kontrol etti ve gönderilmesi için verdi. Kısa süre içinde onun elinde olacaktı mektup. Darla buna seviniyordu. Lexié şu anda konuşabileceği tek kişiydi.

Darla eve geldi. Yatağına yattı ve mektubu beklemeye başladı. Bu bekleyiş ona çok uzun gelecekti. Kendini bu düşüncelerden koparmalıydı ve bu yüzden hemen kendini diğer hayatına bağladı. Şimdi sessizliği dinleyerek sakin bir şekilde bekliyordu mektubu. Telaş yapmadan, heyecanlanmadan...

Ertesi gün kalkmasıyla halasını başucunda bulması bir oldu.

“Lex’den mektup gelmiş hayatım.” Dedi halası. Darla mektubu onun elinden aldı hemen ve açıp okumaya başladı. Halası da odadan çıktı.

"Bir tanem...
İnan bana ne diyeceğimi bilmiyorum. Böyle bir durumda ne denebilir ki... Sana bir şey söylemek istiyorum. Hayatımın en kötü günlerinde bana umut veren tek söz şuydu; 'Öyle bir gün gelecek ki bu gün ağladığın şeyleri hatırlayıp güleceksin.' İnan bana o günler gelecek. Zaman her şeyi unutturur. Sen güçlü birisin. Bunlar üstesinden gelemeyeceğin şeyler değil.
Biliyorum bunları söylemenin sırası değil ama içimde kalmasını istemiyorum. Dan başından beri sana uygun gördüğüm biri değildi. Ne o ne de arkadaş grubu. Seni bu şekilde bırakıp gitmelerinden de anlaşılıyor zaten. Bence hiç sana layık biri olamadı. Ne derler her şeyde bir hayır vardır.
Sana üzülme demeyeceğim çünkü işe yaramayacağını biliyorum. Yatağına yat ve ağlayabildiğin kadar ağla. Bırak zehir akıp gitsin. Hiç olmazsa rahatlarsın. Ama şunu unutma ki her şey unutulur.
Eğer konuşmaya ihtiyacın olursa bir telefon uzağındayım Kraliçe’m. Kendine iyi bak.
Kuzenin ve dostun Delacroix."

Darla bunları okuduktan sonra çok duygulandı. Doğru kişiye yazmıştı. Dostuna… Kuzenine… Her şeyine…

Darla çok duygulanmıştı. Şimdi bunun için ağlıyordu. Hogwarts’a geri dönmek ve yeni bir sayfayla başlamak istiyordu. Bavulunu hazırlamaya başladı. Halasından da yardım istedi.
Darla hem buradan ayrılmak hem ayrılmamak istiyordu. Evden çıkıp arabaya binerken arkasına hiç bakmayan Darla ilk defa bakma isteği duydu içinde. Ama buraya istediği zaman gelebileceğini, bu evin kapılarının onun için ardına kadar açık olduğunu biliyordu. Halası, eniştesi ve kuzeni ile beraber dokuz üç çeyrek peronuna gittiler. Darla halasına, eniştesine ve kuzenine sıkıca sarıldı. Onları çok özleyecekti ve her haftasonu mektup yazacaktı.
Mektupla içini dökebilirdi en azından. Onların aslında hep onun yanında olduğunu hissedebilirdi. Darla duvardan geçti ve trene bindi.

Hogwarts’a geldiklerinde gitmek istediği ilk yer ortak salon oldu. Ortak salona girmesiyle kötü hissetmesi bir oldu. Kendini hemen koltuğa attı ve kafasını ellerinin arasına aldı. Artık daha fazla düşünmek istemiyordu. Gene kendini diğer hayatına kapattı ve sessizliği dinlemeye başladı. Ama artık sessizlikte onun kulaklarını tırmalıyordu. Sessizliğe tahammülü kalmamıştı.

Birkaç gün sonra Lexié okula geri geldi. Onunla biraz dertleştikten sonra kendini daha iyi hissetti. Ama yüreğinin bir yanı ona Daniel diye haykırıyordu. Ve bu ses sanki hiç susmayacak gibi geliyordu Darla’ya.

Darla’nın gözüne iki gün sonra derslerden birinde bir çocuk takıldı. Slytherinliydi ve çok hoş bir görünümü vardı. Darla onun da diğer Slytherinliler gibi olduğunu düşündü fakat olmadığını öğrendi. Caroline ile konuşurken çocuğun daha önce onunla tanışmış olduğunu öğrendi ve onun hakkında biraz bilgi istedi. Bunu neden yapıyordu, bilmiyordu. Adının Aiden Ryder O’Farrell olduğunu öğrendi. Bugüne kadar ona hiç dikkat etmemişti. Ama neden şimdi dikkat ediyordu? Neler oluyordu?

Darla bahçede, derslere giderken ve daha birçok yerde onu fazlasıyla görmeye başlamıştı. Onu her görüşünde ona dikkatlice bakıyor, süzüyordu. Ve nedense bir anda çocuk da kafasını ona döndürüyordu. Sanki Darla’nın bakışlarını üzerinde hissediyordu. Hem de bu kadar uzak mesafelerden. Bazen de arkadaşları onu dürtüklüyor, o da arkasını dönüp bakıyordu. Darla da hemen yüzüne en soğuk ifadesini koyup kafasını çeviriyordu.

Darla balo gününü bekliyordu şimdide. Halası ona güzel, siyah, dekoltesi iplerle kapatılmış bir elbise göndermişti. Giymek istese de kendinin çirkin olduğunu düşünüp giymekten vazgeçiyordu. Lexié onu zor ikna etmişti. Gitmek istemese de uzak kalmak ortak salondan azıcık olsa da iyi gelecekti ona.

Darla ertesi gün halasından bir mektup aldı. Bu mektupla hayatının ne kadar değişeceğinden haberi bile yoktu.

“Darla;
Nasılsın canım? Umarım iyisindir.
Seninle bir konuda konuşmam gerekiyor ve artık zamanının geldiğini düşünüyorum. Büyüdün ve bunu öğrenmeye hakkın var. Caroline. Hufflepuff’lı arkadaşın. Hatırlıyorsun değil mi? O senin… üvey kardeşin Darla. Annen ve baban senden sonra onu evlatlık edindiler. Sen o zaman daha çok küçüksün. Onu hep senden sakladılar aslında. Onu gördüysende hatırlamazsın zaten. Sonra annen ve babanın ölümünün ardından öz teyzesi onu yanına aldı. Bir daha da onu hiç görmedin zaten. Sonra o Beaux Batons’a gidecekken ben engelledim. Hogwarts’ta eğitim görmesi onun için daha iyi olacaktı. Biliyorum bana kızgınsın bunu sana şu anda söylediğim için. Ama büyümeni bekledim hayatım. İnanamıyorsun şu anda bana biliyorum ama sana bunu kanıtlayabilirim. Neyse kendine iyi bak hayatım. Sakın yanlış bir şey yapma ona! Seni seviyorum.”

Darla mektubu hışımla katladı ve Caroline’i bulmak için koridora çıktı. Şanslıydı ve cam kenarında otururken buldu onu.

“Caroline!”
Caroline kafasını ona döndürdü.
“Ah, Darla, hayatım! N’oldu?”
“Ne mi oldu?!” diye sordu Darla ve mektubu onun yüzüne fırlattı. Caroline böyle bir şey beklemiyordu. Kucağına düşen mektubu aldı ve okumaya başladı. Sonra katlayıp Darla’ya uzattı.
“Ben bunu zaten biliyordum.” Dedi mahçup bir ifadeyle.
“Ne kadardır?”
“Üç gündür.”
“Ve bana söylemedin öyle mi?!”
“Bu tepkiyi vereceğini biliyordum. Hem inanmazdın da. Halanın söylemesi belki sinirlerini kontrol etmeni sağlardı.”
“Sağlayamadı gördüğün gibi!”
“Evet. Üzgünüm Darla. Ama ben hep senin arkadaşındım ve istersen öyle de kalırım. Üvey kardeşin olmak zorunda değilim.” Dedi Caroline. Sesi ağlamaklı çıkıyordu. Darla başını öne eğdi ve istemeyerek Caroline’in elini tuttu.
“Saçmalama. Sen benim hem kardeşim hem arkadaşımsın. Ki seni hep kardeşim gibi sevdim biliyorsun.” Dedi ve soğuk gülümsemesini suratına yerleştirdi. Sonra da arkasını dönüp gitti.

Balo günü Lexié ile karşılaştığında onunla konuştu. Ama Caroline ile olan kardeş ilişkisinden bahsetmemişti. Daha sonra konuşacaktı bu konu hakkında. Lexié ile konuşurken bir anda gözüne o çocuk ilişti. Kapının kenarında duruyor ve onları izliyordu. Ona sert bir bakış attı ve Lexié’yle konuşmaya devam etti. Lexié’nin duyguları Darla’nın tiksinmesine neden olmuştu. Bir yandan o Valentinus denen çocuğu, bir yandan da John’u düşünüyordu. “Zavallı John.” Diye geçirdi içinden. Bir anda Lexié kapıda gördüğü biri yüzünden donakaldı. Darla baktığında John’u gördü. Lexié onun yanına gitti. Konuşuyorlardı ama John hiç sakin görünmüyordu. Bir anda Lexié’nin kolunu sertçe tuttu. Şimdi de kavga oluyordu. Darla artık bunlara dayanamıyordu. Ne bela ne kavga hayatından eksik olmuyordu. Onları ayırmak için aralarına girdi ama o sırada Lexié’nin sevdiği çocuk geldi ve John’u yerden yere vurdu. Darla olanların bu kadar hızlı olmuş olmasına gerçekten şaşırmıştı.

Darla bütün gecenin gerginlikle geçeceğini anladığı zaman baloya hiç gelmemiş olmayı diledi. O sırada duyduğu sesle irkildi. Yumuşak ve etkileyici bir sesti. Kafasını dönüp baktığında Ryder’ı gördü. Sandalyeden düşmekten korktu. Onun sesini daha önce hiç duymamıştı ve yüzünü hiç bu kadar yakından görmemişti. Kalbinin bir an için durduğuna yemin bile edebilirdi o anda. Sonra tekrar atmaya başlamıştı ama hızı… onu her an öldürebilirdi. Ryder ona, onunla konuşmak isteyip istemeyeceğini sordu. Darla böyle bir teklif başkasından gelseydi hemen “Hayır!” yanıtını yüzüne yapıştırırdı ama söz konusu kişi oydu. Darla kalp atışlarından sesini duyamasa da yanıt verdi.
“Elbette.”
Beraber koridordalardı şimdi. Darla onun koluna girmişti ve heyecandan kalbi duracaktı sanki. Konuşuyorlardı ve onunla konuşmak Darla’yı rahatlatıyordu ama onun bir yanı orada olmama taraftarıydı. Çünkü Daniel’ın sesini duyuyordu kulaklarında. Daniel diye haykıran taraf kötü hissettiriyordu ona kendini. Darla daha fazla dayanamayacağını düşündü ama gene de bu sefer pes etmeyecek ve o sesi içinde susturmayı becerecekti. Darla bir anda ağzından istemsizce çıkan kelimeleri fark etti. Ryder’a, ona karşı olan duygularını söylüyordu. Ryder ise ifadesiz bir yüzle onu dinliyordu. İlgilenmiyordu bile! Darla buna alındı ve sinirlendi. “Üzgünüm.” Dedi ve oradan hemen uzaklaştı ve ortak salona geldi.

Şimdi düşünüyordu. Daniel gitmişti ve onu unutmamıştı ama Ryder’a kendini de kaptırmıştı. Artık Daniel diye haykıran yanı Ryder diye haykırıyordu. Darla artık hislerinden emin olamıyordu. Aslında emindi ama kabullenmek istemiyordu. Ryder onun hayatını bayağı değiştirecek gibi görünüyordu. Onu hep görecekti. Ve ona hep nefretle bakacaktı. Çünkü eğer öyle bakmazsa, gözlerindeki büyüye kapılıp gidebilirdi. Bunu istemiyordu. Hem zaten Ryder ona karşı hiçbir şey hissetmiyordu. O sadece bir balo eşi istemişti. Daha doğrusu Darla böyle düşünüyordu. Gerçeklerin ne olduğunu bilseydi böyle düşünmezdi.

Onu görüyordu hem de her gün. Bahçede ve sınıflara giderken. Ama bakmıyordu. Onun bakıp bakmadığını da görmüyordu. Ama baktığını hissetmiyordu. Darla artık dayanamadı ve onunla konuşmaya karar verdi. Ama ne diyecekti bilmiyordu. Bulacaktı. Eninde sonunda onunla konuşacak ve konuşurken kullanacağı mantıklı cümleleri bulacaktı. Tabii bu cümleleri onun gözlerinin içine bakarak söyleyebilir miydi, bundan emin değildi.

Daniel ölmüştü. Cath ve Ash okulu terk etmişti. Darla yeni bir sayfa açmıştı ve bu sayfa da artık onların anılarına yer verecekti sadece. Artık mutlu olmak istiyordu ve bunu hak ettiğini de düşünüyordu. Kendi kendine gülümsedi ve eline yüzlerce defa okumuş olduğu ama okurken hiç sıkılmadığı kitabını alıp okumaya başladı. Bir süre sonra da ortak salonda oturduğu koltuktan uyuyakaldı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://harrypotterhogwarts.eniyiforum.net
Hilary Duff
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
avatar

Mesaj Sayısı : 154
Yaş : 23
Nerden : Duff Ailesi^^New York

MesajKonu: Geri: ALINTI Rpler   Cuma Ekim 23, 2009 8:02 pm

Yağan kar bembeyaz ve yıldızlar misali pırıldayarak minik taneciklerini her yana serpiştiriyor. Kara kıyafetler içindeki insanlardan büyük hüzün dalgaları yükseliyor. Yağan karla gözyaşları birlik oluşturuyor. İnsanların etrafında toplandığı siyah dikdörtgen bir tabut var ortada. Üzerine örtülen kara kimse dokunamıyor, ona söz geçirebilen biri yok. Kar da sanki tabutun içerisinde yatan adama hoşçakal demek istiyor, üzerini tamamen kaplayıp onu sarmalıyor. Fazla nüfuzlu olan adamın etrafında fazlasıyla kişi var, oysa hepsi tanıdık simalar, bir kişi hariç. Etrafındaki insanlardan en göze batanı genç bir kız, turuncuya çalan kızıl saçlarında ne bir eşarp ne de bir şapka var. Bembeyaz karlarla örtülmüş olan saçlarından çok kim olduğu dikkat çekiyor, çünkü onun kim olduğunu bilen yok. Meraklı gözler genç kıza doğru dikilmiş, durumları uygun olmasa da aralarında bir fısıldaşmalar oluşuyor. Oysa genç kız kimseyle ilgilenmiyor, çıplak ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalışıyor. Kızın adı Odessa Nimueh. Buz gibi bir esinti gelerek papazın sesini uzaklara doğru sürüklüyor, titreyen insanlar dinlermiş gibi yapmaya çaba gösteriyorlar. Gözlerinden yaşlar akan kadın, nüfuzlu adamın kocası. Odessa insanlara fazla dikkat etmese de şişmanca ama güzel kadını tanıyor. Kahverengi saçlı ve ela gölü, daima şen şakrak olan bu kadını ağlarken görmek biraz da olsa garip geliyor. Kaın iyi bir oyuncu ve rolünü iyi yapıyor, gözlerinden gözyaşı sicim gibi iniyor oysa Odessa kadının bir miras avcısı olduğundan adı gibi emin. Etrafındaki çoğu insan öyle esasında, oysa Odessa farklı. O sadakatinden geliyor buraya, yaptıklarının ardından son bir kez oldun görmek istiyor adamı. Son kez ardından bakıp ona içinden lanet okumak istiyor. Biraz da sevenlerini görmek istiyor, gözlerinden timsah gözyaşları akan insanları. En azından onları görürse gözlerinden akan soğuktan kristalleşmiş gözyaşlarından dolayı kendini yalnız hissetmez Odessa. Odessa'nın gözyaşlarını gören gölgelerse yine gülüyor ona, kahkaha atıyorlar. Odessa'nın kulağında sinir bozucu gülme sesleri çınlarken bir süre önceye, anılara gidiyor aklı.

Odessa'nın üniversitesindeki ikinci yılı. Kız çok çalışkan ve tüm öğretmenlerinin gözdesi. Burslu olarak okuyor bu özel okulda. Etrafındaki pahalı insanlara bakmadan hayatını yaşıyor Odessa. Etrafındaki züppelere göre çok inek, ezik ve fakir. Evet Odessa çok fakir, devamlı kasiyer olarak çalıştığı bir mağaza var. Ayrıca çok çalıştığı da doğru, derslerine dikkat ediyor, bunun yanındaysa hafızası olağanüstü derecede iyi. Ama bunlar insanların bildiği gerçekler. Bir de özel hayatına ilişkin gerçekler Odessa'nın. Odessa doğumuyla birlikte ilk uğursuzluğunu annesine bulaştırdı, Odessa doğarken kendinin bir parçası olan annesini ölüme sürükledi. Odessa o gün çığlıklar atarak ağlayıp gözlerini dünyaya erkenden açarken annesi de minik kızına sevgiyle bakıp gözlerini sonsuza dek yumdu. Doktorlar çarenin olmadığını ve karısının kurtulamadığını söylediklerinde Odessa'nın babası hiç bitmeyecek bir öfkeyle doldu kızına karşı. Kendi öz kızını hiç sevmedi, hatta nefret etti. Odessa ilk saflığıyla babasının gözüne girmek için çok çalıştı, dersleri harikaydı. Oysa babası ondan nefret etmeye devam ediyordu. Ona gereksiz pis bir böcekmiş gibi bakıyordu, elinden gelse ve cesaret edebilse onu oracıkta ezip geçerdi. Ayrıca Odessa'nın babası çok başarılı olmasına rağmen sonradan iflas etmiş bir adamdı, karısının ölümüne bu da eklendikten sonra dayanamayıp intihar eden bir korkaktı ayrıca. Babası kendini astığı sıralar Odessa daha dokuz yaşındaydı. Kimsesi kalmayan kızı kimsesiz çocukların kaldığı bir devlet yurduna koydular. Evlat edinilmek için insanlara göre fazla büyük olan Odessa on sekiz yaşına kadar orada kaldı. Yurt, Odessa'nın içine kapanmasını, düşüncelerini açığa çıkaramamasını, ayrıca da psikolojik sorunlarının başlamasına yol açtı. Onu takip eden gölgeleri ilk on altı yaşında gördü Odessa. Onu tehdit eden ve onunla alay eden karanlık gölgeler asla peşini bırakmadı Odessa'nın. On sekiz yaşına geldiğinde ise Odessa'yı tekmeleyip sokağa attılar. Odessa ne yapacağını bilmeden bir mağazada çalışmaya ve para biriktirene kadar orada kalmaya başladı. Ayrıca çalışmalarının meyvesini alıp iyi bir üniversiteyi burslu kazanmıştı. Başını sokacağı bir ev bulduğunda ise, parasal sıkıntıya girmişti, gözünde cazip bir fikir beliriyordu sürekli. Bu fikri gölgelerden duyduğunda ilk çok sinirlenmişti ama sonradan mantıklı gelmeye başlamıştı. Parayı denkleştirmek için vücudunu kullanıp fahişelik yapacaktı. İlk başlarda acayip gelmişti ve kendini kötü hissediyordu oysa sonradan alışmış ve sıradan bir iş haline gelmişti. Ayrıca da uyuşturucuya ve sigaraya başlamıştı. Sanki vücuduna giren zehir onun mutlu olmasını sağlıyor gibiydi, umutsuzluğu ve mutsuzluğu yok ediyordu. Dış yaşamında dışına kapanık ve asosyal biri olmasına rağmen, özel hayatı çok hareketliydi Odessa'nın anladığınız kadarıyla.

Hayatına mutlu mesut devam ederken bir müşterisinin öğretmeni çıkması tüm dünyasını mahvetti. Artık harika okulundan atılabilirdi, oysa bu istediği en son şeydi. Bu yüzden öğretmeninin kölesi oldu adeta. Nefret ediyordu ondan. Daima tehditler savuruyordu Odessa'ya, oysa el mahkum istediklerini yapıyordu. Bir yıl boyunca devam etti bu işkence. Odessa tamamen kafayı yemeye başlamıştı, kendi kendine sayıklıyor ve mırıldanıyordu. Gözlerinin altı hep mordu, vücudu ölü gibi bembeyaz olmuştu, dudakları da solmuştu artık damarlarından akan kan bile görünebiliyordu. Etrafta ölü gibi dolaşan bu kıza kimse yanaşamıyordu, hatta onun virüs kaptığı söylentisi dolaşıyordu ortalıkta. Rivayetlere göre o bir yaşayan ölü olmuştu. Odessa'nın en büyük isteği olan çalışmak ve başarmak hayalleri suya düşmüştü. Artık hiçbir şey yapamayacağını düşünüyordu. Tek bir çözüm vardı, o da zaten kurumuş dudaklarında dolanıyordu hep, fısıldıyordu sürekli. "Öldürmeliyim, öldürmeliyim." Kana susamışlığı gözünden okunuyordu, hayatını mahveden adamı öldürmek için planlar üstüne planlar kuruyordu. Gözü dönmüştü ve adeta sapıtmıştı. Uslu ve söz geçiremeyen çocuk olmaktan bıkmış, kendini şeytanın eline teslim etmişti.

Bir dahaki randevusunda öğretmenini sabırsızlıkla bekledi ilk defa. Planları kafasında tasarlıyordu tekrar tekrar. Öğretmeni gelince heyecanını zor bastırıyordu, ilk defa mutluydu. Yaşlı öğretmen kenar mahalle bir pansiyonda görürdü işleri, bu yüzden her şey kolaylaşıyordu. Karısından memnun olmayan öğretmenin bir manada metresiydi adeta, oysa istediği bir şey de değildi. Sessizce yatağa yatan öğretmenini memnun etmeye çalıştı önce, oysa yüzüne vuran mutluluk planlarındandı. Öğretmenini önce bağlayıp sonra da ağzını bantladı ve tüm bunları yaparken de öğretmen asıl planları öğrenmesin diye küçük bir rol oynadı. Saf öğretmen bunlardan son derece hoşnut gibiydi. Loş ışıkla aydınlatılmış odanın sessizliğini parlayan bir bıçak bozdu. Öğretmenin çırpınmasına, çığlık atmaya çalışmasına neden olmuştu. Odessa sadece gülümsüyordu, bu gülümsemeyi gören herkes kesinlikle şeytanın gülüşü ve şeytanın bakışları derdi buna. Oysa şeytanın ta kendisi bunu dışa vurmayan ve içinde yaşayan öğretmendi, o bir kızı kendi istekleri üzerine kullanıyordu ve bu affedilemezdi. O adam tüm yeminleri aşmış ve sınırları zorlamıştı. Eline eldiven giydikten sonra odayı naylonla sardı. İşini bitirdikten sonra tekrar bıçağını eline aldı Odessa. "Cezalandırılmalı, benim tarafımdan cezalandırılmalı." diye mırıldanıyordu Odessa. Bu sırada elindeki keskin ve soğuk bıçağı adamın çıplak vücudunda dolaştırıyordu. "İnsanları kullanırken bir gün cezalandırılacağınızı hiç düşünmediniz mi Bay Horris. Galiba böyle bir şeye kimsenin yanaşabileceğini düşünmüyordunuz. Bunu yapmak için her şeyi göze almak gerekecekti, ayrıca size korumasız ulaşmak. Oysa siz sizinle zorla ve gizli ilişkisi olan minik, zavallı, yetim ve aciz Odessa'yı göz ardı ettiniz. Büyük hata." Odessa kafasını onaylamayarak sallayıp keskin bakışlarla baktı adama. Bu sırada da bıçağın ucunu hafif bir sertlikte adamın göğsüne bastırmaya başladı. "Çok büyük hata Bay Horris, çok büyük." Diyerek tekrar etti ve bıçakla hafifçe göğsü ile karnı arasında kalan yerlere çizikler atmaya başladı. Derin olanları da vardı içlerinde, acıttığı belliydi çünkü adamın gözlerinden yaşlar geliyordu. Daha sonra adamın tüm vücuduna çizikler attı. Adamın debelenmesi Odessa'ya daha fazla zevk veriyordu, daha sonra adamın kel kafasına yöneldi. Adama aldırış etmeden kel kafasındaki deriyi keskin bıçağıyla yüzmeye başladı. Keskin kahkahası adamın duyduğu son şeylerden biri olacaktı. Bıçağı hınçla adamın göğsüne batırmaya başladı. Rasgele yapıyordu bu işi, sanki elleri altındaki bir canlı değilmiş gibi davranıyordu. Elleri uyuşana dek bu işlemi sürdürdü. Daha sonra adamın öldüğünden emin olup naylonlar üzerinde sürükleyerek banyoya götürdü. Kirli banyoda üzeri izlerle kaplı bir küvet vardı. Adamı içerisine yatırtıp suyu sonuna dek açtı. Daha sonra hızlı adımlarla gidip etrafı ve delilleri iyice topladı. Tekrar banyoya gelip ölü adama bakıp içten içe gülümsedi. Etrafındaki kanlı ve pisli su kendini affettirme çabasıyla adamın etrafında gelgitler yapıyor ve onu temizliyordu.Kimse umrunda değildi çünkü dünyayı ve kendini bir pislikten kurtardığı için seviniyordu. Bu adam hem kölelik yaptırtıyordu, hem devletten para kaçırıyordu hem de büyük bir düzenbazdı. Ayrıca arkasından ağlayacak herkes büyük bir yalancıydı.

Geldiği gibi kılık değiştirerek giyindi. Kendi bedeninden büyük bir palto girmişti, içini de bulduklarıyla doldurarak kendine şişman havası vermişti. Ayrıca sarı peruk ve eşarp takmıştı, bir de gözlerini göstermeyen siyah ve büyük bir gözlük. Her şeyi yanından alıp dışarı çıkarken içinden havalara zıplamak, taklalar atmak geliyordu. Sonunda normal bir hayatı olabilecekti. Diğerleri gibi yaşayabilecekti. Ayrıca bir psikologa gidip dertlerinden kurtulmalıydı, eğer bir psikolog olması gerekiyorsa önce kendi dertlerinden kurtulmalıydı. Bunun için bir yıl okulunu donduracak ve yeni bir hayata kavuşacaktı. Her şeyi planlamıştı, mutluluğunu hiçbir şey bozamazdı artık. Sonunda doğumunda başlayan uğursuzluğunu topuklu ayakkabısının yankılandığı boş ve kirli koridorda bırakıp gidiyordu. Kötü geçmişini ardına bakmadan terk edip gitti.

Odessa son olarak soğuktan titriyordu Bay Horris'le son görüşmesini yaparken. Etrafındaki ağıtları aldırmaksızın toprağa sonsuza dek gömülüşünü izledi Odessa. Bazı kişiler tarafından nefretle anılıyordu belki şu anda, oysa nefretle anılacak kişiyi yanlış belirlediklerini bilmiyorlardı. Odessa dişleri takırdarken bir yandan da yeniden doğuyordu, tabutun üzerine attıkları her bir toprak kütlesiyle geçmişinden kurtuluyordu. En sonunda mezar tamamen kapanıp üzerine ışıl ışıl kar taneleri düşmeye başladığında Odessa yeniden doğmuştu adeta. Yeşil gözlerinden akan koca bir damla gözyaşı mutluluğunu gösteriyordu, diğerleri öyle anlamasa da.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://harrypotterhogwarts.eniyiforum.net
Hilary Duff
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
avatar

Mesaj Sayısı : 154
Yaş : 23
Nerden : Duff Ailesi^^New York

MesajKonu: Geri: ALINTI Rpler   Cuma Ekim 23, 2009 8:04 pm

Turuncu ay karanlıkta görünmez olmuş bulutların ardından gülümsüyor, lacivert gecede parıldayan yıldızlar da ona eşlik ediyordu. Hafif esen meltem yapraklarda, otlarda, ağaç dallarında gezerken onları hışırdatıyor, tatlı bir doğa senfonisi oluşturuyordu. Gece huzur vericiydi, korkular karanlıkla bir olup tıpkı bulutlar gibi görünmez oluyordu. Sydney nereye yürüdüğünü, ne zamandır yürüdüğünü bilmiyordu. Evi terk edeli üç saat olmuştu, dışarı çıktığında güneş yeryüzüne son ışıklarıyla veda ediyordu. Yürümekten sıkılmamıştı, adımlarının ağır temposu onu rahatlatıyordu. Şimdilik nereye gideceğini tam bilmese de biraz daha yürümek istiyordu. Tanınmamak için daha önce hiç bürünmediği bir kılığa girmişti. Parlak sarı saçları beline kadar uzanıyor, gök mavisi gözlerinde bulutlar geziyordu. Küçük, hafif kalkık bir burnu ve dolgun dudakları vardı şimdi. Güldüğü zaman kıpkırmızı boyanmış dudaklarının arasından inci dişleri görünüyordu. Her zamanki gibi mükemmel olduğunu düşündü. Porselen bebeklere bile taş çıkartabilecek kadar güzel bir vücudu vardı. Uzun bacakları, ince ama kırılgan olmayan vücuduyla en harika mankenleri bile kıskandırabilirdi. Ama artık hayattan bir beklentisi yoktu, tek istediği biraz olsun dinlenmekti. Hayatı boyunca tüm dikkatleri üstüne çekmiş biri olarak artık gözlerden uzak kalmak, kendi kabuğuna çekilmek istiyordu. Bir büyücü sokağında görünüşünü değiştirirken küçük çocukların parmaklarıyla kendisini işaret etmelerini istemiyordu. Çok az kişiye bahşedilmiş olan bu yeteneğin nasıl bir avantaj olduğunun farkında bile değildi. Hayatı boyunca zaten çok az kullanmıştı bu yeteneğini, etraftakilerin çoğu onun biçim değiştirme iksiri ya da asa kullanarak görünüşünde değişiklikler yaptığını sanırdı.

Sydney yürümekten yorgun düşmüştü. Rüzgar sertleşmiş, şehir sevimli maskesini çıkarıp gerçek yüzünü göstermiş, korkular da o maskenin ardında saklanıyormuş gibi ortaya çıkıvermişti. Gece en sisli giysilerini giyip yıldızları söndürmüştü. Hava kirliydi, Sydney'nin ciğerlerinde katılaşıp tıkanmasına neden oluyordu. Umutsuzluk, sıkıntı her yerdeydi. Depresyon kapının kilidiyle oynuyor gibiydi-depresyon muydu bu? Sydney buna eşdeğer, hatta belki de ondan daha kötü bir şey biliyordu; RUH EMİCİLER! Evet, şehri avcunun içine almışlardı. Sydney hemen akçaağaç ve abanoz özünden asasına sarıldı; "Expecto Patronum"

*Annem, babam ve ben evimizin bahçesindeyiz. Ben annemin kucağında oturuyorum, yedi sekiz yaşlarındayım. Saçları parlak pembe -benimkinden bir ton daha koyu-, koyu yeşil gözlerimiz aynı zümrüdün parçaları gibi; aynı pırıltıyla bakıyorlar hayata. Ben de annem gibi bir Metamorfmagusum, ikizim London ve komşumuz Emilie uzaktan kıskançlıkla bizi izliyor. Kıskanılmak harika bir duygu, birilerinden üstün olmaya bayılıyorum.*

İnce asasının ucundan gümüş bir tek boynuzlu at fırladı. Gecenin karanlığını yararak ürpertici gölgelere doğru koşmaya başladı.

Ruh emicilerden nasıl, hangi anıyla kurtulduğunu tam olarak, tüm berraklığıyla hatırlıyordu. Bu anıyı çoktan beyninin derinliklerine gömdüğünü sanıyordu. Sineztezik olmanın en kötü yanlarından sadece biri; bunu asla yapamazdı. Sesler renkleri, renkler görüntüleri, görüntüler anıları taşıyordu beynine. Annesini yıllarca unutmaya çalışmıştı Sydney, ama bunu asla tam anlamıyla yapmayı başaramamıştı. Onunla ilgili tüm anıları zihninin bodrumuna kilitleyip anahtarını da duygu denizine fırlatmıştı. Şimdi Ruh Emicilerle yalnız karşılaştığı bu sokakta sessizlik, soğuk ve karanlık annesiyle son anısını hatırlatmıştı. Anıyı düşünmemeye çalıştı, ama bir tanesi ışığı görünce diğerlerini de getirmişti.

“Sydney, seni çok seviyorum tatlım.” Açık eflatun halkalar, çilek tadında… Annesinin sesinin rengini, tadını tüm berraklığıyla hatırlıyordu. Halkalar kalınlaşıp rengi koyulaştı, şimdi bozulmuş çilek tadındaydı; mide bulandırıcıydı. “Seni küçük budala, çabuk kalk oradan!” Babasının evde olmadığı günlerden biriydi. Baba… “Anneni neden üzüyorsun Sydney?” Lacivert, eşkenar üçgenler…

Sydney buna daha fazla dayanamayacaktı. Yıllar sonra ilk kez anıları tekrar kontrolünden çıkıyordu. Kafasını geriye attı ve hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Cüppesinin cebindeki kutuyu çıkardı, içindeki küçük sarı haplardan birini ağzına attı ve en sevdiği şarkının sözlerini mırıldanmaya başladı.

“…Spoken words like moonlight
You're the voice that I like…”

Sesler fısıltıya, renkler ve işaretler noktaya dönüşene dek bekledi. Müzik ve ilaçlar sayesinde zihnini ve anılarını kontrol edebilmeyi sonunda başarabilmişti. Beyninin bir kısmı hala bu konuyu düşünüyordu; *Sen anneni hep sevdin Sydney, o hep senin idolün oldu. Git ve aynaya bak, onun öldüğü günkü gibi görünüyorsun. Evden kaçmaya çalıştığı günkü gibi…*
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://harrypotterhogwarts.eniyiforum.net
Hilary Duff
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
Admin / K.S.K.S Prof /Gryffindor bina sorumlusu
avatar

Mesaj Sayısı : 154
Yaş : 23
Nerden : Duff Ailesi^^New York

MesajKonu: Geri: ALINTI Rpler   Cuma Ekim 23, 2009 8:08 pm

Sydney, yerlere kadar uzanan ve yemyeşil bahçelerine bakan camlara sırtını dönmüş, sabırsızlıkla ve sinirle kuzeni Max’i bekliyordu. Artık tek bir saniye bile dayanamayacaktı. Ahşap merdivenlerinin ilk basamağına çıktı, yukarı baktı ve bağırdı. “Hey! Yukarıda hala birileri yaşıyor mu? Eğer düşüp o sarı kafanı yarmadıysan Max, yemin ediyorum birazdan gelip ben yaracağım.” Kuzeni; on, on beş saniye geçmeden tüm yakışıklılığıyla ve arkasında mükemmel bir koku bırakarak salona indi. Sydney onu görünce, kızgınlığını unutmuştu. Max, oldukça rahat olan siyah deri koltuklardan birine oturdu ve şömineyi işaret etti. Sonra da kayıtsız bir ifade takıdı ve sıkkın bir ses tonuyla, “Uçuç tozumuz yok Syd, muggle ulaşımını kullanmak istemiyorum. Bensiz gidemeyeceğine göre, üzgünüm.” dedi ve küçük sehpanın üzerinde duran Gelecek Postası’nın eski sayılarından birine uzandı. Sydney bir elini beline koydu ve diğer eliyle salonun diğer köşesindeki bembeyaz bir örtüyle örtülmüş on iki kişilik yemek masasının üzerindeki uçuç tozu kutusunu işaret etti. “Peki, buna ne dersin?” dedi. Max içini çekti ve ayağa kalktı. “Pekala Syd, bir asaya ihtiyacın olacak. Unutma, 'Ollivander’ın Asa Dükkanı' demelisin.” dedi ve yerinden kalkıp masanın üzerindeki kutudan biraz uçuç tozu aldı. On saniye sonra, onun yemyeşil alevlerin arasında kaybolmasının ardından, Sydney de şömineye girdi.
Geldikleri yer, çok sıkıcı ve iç karartıcı bir dükkandı. Kirli camların ardından görünen kalabalığın aksine, içerisi oldukça tenhaydı. Yerden tavana kadar uzanan tozlu raflarda, Sydney’nin sayısını tahmin edemeyeceği kadar çok sayıda asa vardı. Tavana asılmış üç titrek ışık, bu dükkanı her ne kadar aydınlatmaya yetmese de; yerlerde gezinen fareler, birikmiş toz tabakaları ve örümcek ağları görünmeyecek gibi değildi. Dükkan sahibi, asık bir suratla yanlarına geldi. “Hogwarts’taki ilk yı-" Sydney sözünü bitiremeden dükkan sahibi arkasını dönmüş, aniden ortaya çıkan metre Sydney'nin ölçülerini alırken üst raflardan birinden yedi sekiz tane asa kutusu indirmişti. En üstteki kutuyu açtı ve “Söğüt, Anka teleği, 28 cm. ve esnemez” deyip asayı Sydney’e uzattı. Sydney, Max’e baktı ama loş ışıktan dolayı hafif maviye dönmüş olan gözleri, boş bakıyordu. “Bizim sarı kafa yine sevgilisini özledi.” diye içinden geçirdi ve asaya uzandı.
“Bir değil, beş değil, on değil, yirmi değil, yüz değil, tamı tamına yüz yirmi beşinci asa!” dedi Sydney. Max, her zamanki alaycı gülümsemesiyle ona bakıyordu. “O kadar da zor olmasa gerek, ne dersin Syd?” dedi. Sydney’i kızdırmayı başarmıştı. “Ah değil mi? Yüz yirmi dört asa denedim ve yüz yirmi beşinci asayı satın aldık. Her yeni Hogwarts öğrencisinin başına gelebilir. Bu çok doğal. Altı üstü yüz yirmi beş! Kes şunu! Öküz gibi yorgunum. Enerjiye ihtiyacım var ve o da tam karşıda, Florean Frotescue’da! Parayı sana annem verdi, biliyorum. Oraya gitmek istiyorum, gideceğim ve sen de benimle geleceksin!” dedi. Max, ufak bir kahkaha attı ve teslim olurmuş gibi ellerini yukarı kaldırdı. “Tamam Syd, beni alt ettin. Gidiyoruz.”
Çeşit çeşit, renk renk dondurmalar, Sydney’nin ağzının suyunu akıtıyordu. Dolu dolu birer külah dondurma alıp, boş kalan son masaya oturdular. Dondurmalarını yerken, ikisi de hiç konuşmadı. Zaten kalabalık dükkanda büyük bir uğultu vardı. Dükkandan çıkıp ders kitaplarını almaya gideceklerdi. Parayı ödeyip dondurmacıdan çıktılar. Tam kitapçının yoluna girmişlerdi ki, Sydney yolun ortasında dondu kaldı. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Max’e döndü. “Max! Şunu görüyor musun? Bak ne diyor, Kaliteli Quidditch Malzemeleri Dükkanı...Girebilir miyiz? Lütfen...” dedi. Max, “Hayır Syd, kitaplarını almak zorundayız. Şimdi olmaz. Belki, daha sonra...” dedi. Sydney masum bir ifade takındı ve gözlerini Max’in yemyeşil gözlerine dikti. “Lütfeeeen?” diye yalvardı. Başardığını biliyordu. Max içini çekti ve “Tamam küçükhanım, ama buradan çıktığımız andan itibaren ben ne dersem yapacaksın. Ayrıca biliyorsun ki, ilk yılınızda kendi süpürgelerinizi getirmenize izin yok. Anlaştık mı?” dedi. Sydney yalnızca kafasını biraz yukarı kaldırdı ve kendinden emin adımlarla dükkana doğru yürüdü.
Dükkan, buram buram süpürge cilası kokuyordu. Sydney, eroin bağımlılarının eroini çektiği tutkuyla, bu eşsiz kokuyu içine çekti. İlk girdikleri dükkanın aksine, aydınlık ve ferah bir yerdi. Dükkan sahibi sürekli gülümsüyor, müşterileriyle yakından ilgileniyordu. Sydney ve Max’in kapıdan girdiğini görür görmez, en az kendisi kadar içten ve samimi olan yardımcılarından birine yeni müşterilerle ilgilenmesi için işaret verdi. “Buyurun, hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek gülümseyen yardımcıya, Sydney ve Max aynı anda yanıt verdi. Max, “Teşekkürler, biz yalnızca bakıyorduk.” derken, Sydney onun kelimelerinin duyulmasına izin vermedi ve “Bir süpürge... Uçuş derslerine yeni başlıyorum ama daha önce uçmayı denemiştim. Gümüşok olabilir diye düşünüyorum.” kızın kulağına biraz daha yakaştı. “Biraz zorlarsam Ateşokuna bile izin çıkabilir.” diye fısıldadı. Max tam itiraz etmek için ağzını açmıştı ki,Sydney tekrar konuşmaya başladı. “Holyhead Harpileri’nin kazandığı ilk maçta kullanılan snitchin burada sergilendiği doğru mu? Onu görmeden gitmek istemiyorum” dedi.
Max, kuzenini durduramayacağını anladığında; bir Ateşoku, bir süpürge bakım seti, “Yeni Başlayanlar İçin Uçuş”, “İleri Uçuş Teknikleri”, “”, “Snitch Nasıl Yakalanır?”, “Dikkat Bludger!” kitaplarının ücretini ödemişlerdi bile... Güçlü kollarıyla, Sydney’nin omuzlarını yakaladı ve onu durdurdu. “Yeter Syd, tüm bunlar zaten oldukça fazla tuttu. Korkarım ders kitaplarına veda etmen gerekiyor. Ayrıca, London'la aynı binada olmak için şimdiden dua etmeye başlasan çok iyi olur çünkü onun kitaplarına ihtiyacın olacak.” dedi. Sydney, yalnızca “Tamam.” diyebildi. Dükkandan çıktıklarında, Max’in her sinirlendiğinde olduğu gibi mavi olan gözlerine baktı ve “Max, ben... Ben üzgünüm Max...Biliyorum, kendime hakim olmak zorundaydım. Ama sen de benim Quidditch merakımı biliyorsun. Beni affet Max, bir daha olmayacak.” diye özür dilemeye başladı. Max, “Bir daha olamaz zaten Syd... Bir daha olması için para gerek değil mi? Bizde olmayan bir şey yani...” dedi. Sydney gerçekten üzgün görünüyordu. “Bunu hak ettim.” diye kendi kendine mırıldandı. Oysa bunların hepsi bir oyundu. İstediği süpürgeyi almıştı ve kendini mükemmel hissediyordu. Yalnızca, Max’in ona darılmasını istemiyordu. Kitaplar umurunda bile değildi. Max, eskisinden biraz daha yeşil olan gözlerini, Sydney’nin masmavi gözlerine dikti. “Off Syd, yemin ediyorum bunun acısını çıkartacağım. Gringotts’a gidiyoruz. Ama bundan sonra benim yanımdan ayrılmak ya da herhangi bir konuda ısrar etmek yok.” dedi. Sydney’nin sevinci, doruk noktasındaydı. Kollarının arasındaki Ateşoku’nu daha da sıkı tuttu. Max ona kızmamıştı işte, kızamamıştı... Birlikte Gringotts’ta yürürken, omuzlarından biraz daha aşağı uzanan kahverengi saçlarını fosforlu turuncu bir tokayla topladı ve atkuyruğu yaptı. Birkaç saniye geçmişti ki, Max tokayı çekip çıkardı. Sydney sinirlenmişti. “Hey, ne yapıyorsun sen? Tokamı ver!” Max, koyu renkteki parmaklarının arasında çok hoş duran turuncu tokayı Sydney’e uzattı. “Dilediğini yap Syd, yalnızca açık sana daha çok yakışıyor.” dedi. Sydney, onun bu hareketinde bir art niyet olmadığını anlamıştı. Onu kırmamak için, tokayı bileğine geçirdi ve ortamın sıcaklığına rağmen sarı saçlarını açık bıraktı. Tepkisini görmek için, ürkek bakışlarını Max’in gözlerine odakladı. Parlak ışıklardan mı, yoksa sabrı taşmaya başladığından mıdır, gözleri yine maviydi. Kasadaki yüzlerce, hatta belki de binlerce Galleon’un ve değerli eşyanın arasından, ihtiyaçlarını karşılayacak kadar para alıp bankadan çıktılar. Sydney, Max’in dayanamadığı masum ifadesini takındı ve özür diledi. “Bu gün için üzgünüm Max, beni bağışla. Çok heyecanlıydım. Bu Hogwarts’a başlamak gibi bir şeydi.” Max konuşmadı ve yürümeye devam etti. Sydney, şansını bir daha denemek istedi. “Lütfen. Bak, eve seninle küs dönmektense hiç dönmem daha iyi.” dedi. Max ifadesini değiştirmeden ve hiç kazanlara doğru yürüdü. “Hey, yapma bunu, çok üzgünüm.” Max ilk kez ağzını açtı “Ne için üzgünsün Syd? Bir Ateşoku ve gereksiz bir sürü kitap aldığın için mi? Hiç sanmıyorum.” Sydney derin bir nefes aldı ve iksir şişelerini işaret etti. “Bunlara da ihtiyacım olacak mı?” Konuyu değiştirmeye çalışıyordu. Max itiraz etmedi gerekli malzemeleri alıp, kalabalık dükkandan çıktılar. Kitapları almaya giderken, Max ağzını hiç açmadı. Sydney de onun bu şekilde yumuşayacağını biliyordu. Kitapları aldıkları yer, Sydney’nin hiç hoşuna gitmedi. Çok boğucu bir ortamdı ve oldukça kalabalıktı. Bir sürü Hogwarts öğrencisi, kitaplarını almak için oraya gelmişti. Sydney ve Max, bir an önce işlerini halledip çıktılar. Sydney, Max’a baktı, eski sert ifadesi kaybolmuş gibiydi. Biraz tereddüt ettikten sonra, kısık bir sesle sordu, “Bir cüppe almayacak mıyız?” Max, sol bileğindeki, iki yıl önceki doğum gününde Sydney’nin annesinin hediyesi olan pahalı saati gösterdi ve “Bunun için zamanımız olduğunu pek sanmıyorum Syd, dükkan kapanmak üzeredir. London için nasılsa alınacak. Sizin de ölçüleriniz aşağı yukarı benziyor, hatta sanırım neredeyse aynı.” Sydney kafasını salladı ve çekinerek bir soru daha sordu. “Peki, eve nasıl döneceğiz? İstersen sevgilini görmek için muggle ulaşımını kullanabiliriz.” Max, sertçe cevap verdi. “Hayır Syd, bir daha ondan bahsetme. Artık bir cadıyla çıkıyorum” Sydney çok şaşırmıştı. Max hiçbir zaman bir cadıyla çıkmamıştı. O, her zaman muggle kızlarını daha çekici bulduğunu söylerdi. Max, eliyle küçük ama şirin bir cafeyi işaret etti. Yemyeşil gözleri parıldıyordu. Batmak üzere olan güneşin son ışıkları sarı saçlarına vurmuş, onun daha da yakışıklı görünmesini sağlamıştı. Sydney bu teklifi geri çevirmekle hem onu üzeceğini, hem de çok da aydınlık görünmeyen barışma yolunda yakılmış ufak kıvılcımı söndüreceğini biliyordu. Hem zaten, kendisi de Max’in kalbini çalan cadıyı oldukça merak ediyordu. Gülümsedi ve “Elbette Max” diye yanıt verdi.
Altın sarısına boyanmış duvarlar, bu küçük mekana çok hoş bir hava veriyordu. Arka planda çalan hafif müzik, masalarda oturmuş sohbet eden büyücü ve cadılar da, ortama çok iyi uyum sağlıyordu. Sydney ve Max kapıdan ilk adımlarını atar atmaz, simsiyah saçları ve açık mavi gözleriyle çok hoş görünen garson kız, yanlarına geldi. "Max! Seni beklemiyordum, bu ne hoş bir sürpriz!” dedi ve Max’e sarıldı. Sydney’i fark edince, uzun parmaklı elini uzattı ve “Szalina, sen de Sydney olmalısın... Um, affedersin London da olabilirsin. Ama Max’in Sydney’le daha yakın olduğunu düşünmüştüm.” dedi. Sydney, Szalina’nın ellini sıktı ve “Sydney.” dedi. Masa yerine, kimsenin oturmadığı bar taburelerine yöneldiler. Szalina’nın ikramı olan kaymakbiralarını içerken, Max ve Szalina sohbet ediyordu. Sydney ise, kollarının arasındaki Ateşoku’na bakıp, gelecek yıl bu süpürgeyle sahada nasıl süzüleceğini hayal ediyordu. Alex süpürgeyi görünce çok heyecanlanacaktı. “Keşke ilk yıl kendi süpürgelerimizi götürmemize izin olsa...” diye içinden geçirirken, Max “Kalkalım mı, ne dersin Syd?” diye sordu. Sydney için fark etmezdi, o dilediğini almıştı. “Nasıl istersen.” dedi ve gülümsedi.
Günün yorgunluğu hala üstünde olan Sydney, çok mutluydu. Uçuç tozuyla evlerine döndükten sonra bile, bu neşesi sürmüştü. Ateşoku’nu şimdilik giysi dolabının arkalarında bir yerlerde saklamayı düşünüyordu. Ne de olsa, London'a bir süpürge alınmayacaktı. Eve geldiklerinde, Max’in boynuna sarıldı ve yanağından öptü. “Çok, çok teşekkür ederim Max.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://harrypotterhogwarts.eniyiforum.net
 
ALINTI Rpler
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Harry Potter RP :: Rpg Kutusu-
Buraya geçin: